Rekabet Kavramı
Rekabet kavramını hukukçular, işletmeciler ve ekonomistler farklı farklı tanımlamaktadırlar. Ama aslında rekabet kelimesinin sözlük anlamına bakacak olursak, “iş ve sanatta, ilim ve hünerde üstün olmaya çalışmak ve başkalarına rağmen kazanmak gayreti”, “aynı amacı güden kimseler arasında çekişme; kıskançlık; rekabet etmek, birbiriyle yarışmak” veya “iki veya daha çok işletmenin, diğerleri karşısında kendi ürün veya hizmetlerinin tercih edilmesi konusunda gerçekleştirdiği faaliyetler; yarışma; rakip olma hali” ya da “herhangi bir alanda talebin arzı astığı durumlarda meydana gelen sosyal bir çekişme şekli, ekonomik hayatın en köklü ögesi ve ilerleme nedeni”, “Aynı ya da farklı türden canlılar arasında sınırlı kaynakları kullanma zorluğunun yarattığı ilişki” olarak tanımlanmıstır. Dikkat edilecek olunursa birbirinden farklı kaynaklar rekabeti aynı unsurdan oluşturarak tanımlamaktadırlar. Bu ortak unsurlar; birden fazla kişinin, aynı amaca ulaşmak için çekişme, yarışma ve çaba harcamasıdır.
Rekabet kavramını hukukçular, işletmeciler ve ekonomistler farklı farklı tanımlamakla birlikte bizim için önemli olan bu kavramın bizim için iktisadi anlamıdır.
Rekabet, piyasada ekonomik amaç ve çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen ekonomik birimler arasında, zaman içinde ortaya çıkan bir yarış ve karşıtlık şeklindeki ilişki süreci olarak tanımlanmaktadır. Burada bağımsız ekonomik birimler arasında üretici ve tüketicilerin kendi ekonomik başarıları için birbirlerini karşılıklı olarak etkilemeleri söz konusudur. Taraflar arasındaki ilişki bir ticari ilişki olup, taraflardan her biri kendi için mümkün olabildiğince en iyi ticari koşulları gerçekleştirme yarışındadır. Hem üreticiler, hem de tüketiciler rekabet sürecinin unsurlarıdır. Fakat üreticiler arasındaki rekabet daha belirgin bir özellik göstermektedir.
Bir piyasa sisteminin “varlık ve etkinliği” için hiçbir başka unsurun “rekabet” kadar stratejik bir öneme sahip olmadıgı vurgulanmıştır. Buna göre, “piyasa sistemini” “var” kılan unsur “piyasalar” değil, rekabettir. Çünkü piyasalar, her devirde ve her ülkede var olmuşlardır. Oysa, piyasaların olduğu ortamı, bir “sisteme” dönüştüren unsurun sadece rekabet olduğu ifade edilmiştir. Bu nedenle, piyasaların düzenleniş ve işleyişi ancak rekabet süreci içinde olursa, piyasa sistemi etkin olabilmektedir.
Hukukumuzda rekabet için genel ve ortak bir tanım bulunmamaktadır. Anayasa’da rekabetten ve rekabet ilkelerinden açıkca söz edilmemektedir. Bununla birlikte, Anayasa’nın başta piyasaların denetimine ilişkin 167. maddesi olmak üzere, çalışma ve sözleşme hürriyetine ilişkin 48. maddesi, planlamaya ilişkin 166. maddesi ile tüketicilerin korunmasına ilişkin 172. maddesi incelendiğinde; bu hükümlerden piyasalarda belirli bir rekabet düzeninin var olması gerekliliğinin ortaya çıktığı ifade edilmektedir.
Diğer yandan, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un, 3. maddesinde rekabet kavramı tanımlanmıştır. Buna göre “Rekabet: Mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarışı” ifade eder.
4054 sayılı Kanun’un 3. maddesinde “rekabet” kavramının tanımında, teşebbüslerin özgürce kararlar verebilmeleri keyfiyeti, rekabeti belirleyici bir unsur olarak kabul edilmiştir. Her ne kadar özgürce karar verebilme ehliyeti, rekabeti değil teşebbüsleri niteleyen bir faktör olsa da, bu durumun özellikle belirtilmiş olması boşuna olamaz. Ayrıca teşebbüsün ekonomik bakımdan bir bütün teşkil etmesi yönü de bu anlamda değerlendirilebilir. Bu durumda bağlı isletmelerin kendi aralarındaki anlaşmalar 4. madde anlamında anlaşma olarak kabul edilmeyecektir.
Rekabetten Beklenen Yararlar
Rekabetten beklenen yararlar, RKHK’nun gerekçesinde açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, rekabet; firmaları verimli olmaya, kaliteli ve düşük bedelle daha fazla ürün ve hizmet sunmaya yönelten çok önemli bir süreçtir.
Rekabetin egemen olduğu bir piyasa ekonomisinde, fiyat ve kâr göstergeleri müdahalelerden uzak olarak belirlenir. Firmaların bağımsız karar verebilmeleri ile ülkenin kısıtlı kaynakları verimli bir şekilde kullanılmaya başlanır ve böylece tüketicinin de refah düzeyi yükselir. Öte yandan rekabet, yeni buluşların yapılmasına ve teknolojik gelişmelere neden olarak ülke ekonomisinin bir bütün halinde kalkınmasına da katkıda bulunur.
Kısacası serbest piyasa ekonomisinde rekabet, ekonomik verimliliğin sağlanmasında en etkili yoldur. Genel olarak ifade etmek gerekirse rekabet, kaynakların etkin kullanımı, maliyetlerin düşürülmesi, yeni teknolojiler bulunması, bu teknolojinin üretime yansıtılması ve fiyatların düşmesi gibi pek çok yarar sağlar. Şüphesiz bütün bu ekonomik faydalar, doğal olarak sosyo-politik alanda da önemli faydaları beraberinde getirir.
Gerçekten rekabet, üreticileri, mal ve hizmetlerin maliyetini mümkün olduğunca düşük seviyelerde tutmaya kamçılar. Bu anlamda üretimin daha seri hale getirilmesi, daha gelişmiş teknoloji kullanılması, masrafların azaltılması veya yeni ürünler ortaya konulması rekabetin sonucudur. Rekabet anlayışının gücü bunlarla da sınırlı kalmaz. Tercih edilmeyi uman, rağbet görmek isteyen rakip firmalar, üretimin kalitesini arttırmak, çok daha çekici tarzda sunmak veya paketlemek, aynı zamanda da servis hizmetleri yönünden farklılıklara sahip olmak için kıyasıya yarışır. Böylece rekabet, en kaliteli veya faydalanma kabiliyeti en yüksek mal ve hizmeti, yine en makul fiyatla tüketiciye arz etmek amaç ve gayretini formüle eder. Doğaldır ki, bu beklentiler ancak serbest rekabet ortamında gerçekleşebilir.
Öte yandan, rekabet teknolojik yenileşmeyi kamçılar, rekabetçi bir pazarda kalabilmek maliyetleri düşürebilme yeteneğine bağlıdır. Bunun en etkin yolu, yeni üretim teknolojileri bularak bunları rakiplerinden önce uygulamaktır. Diğer bir deyişle, rekabetçi piyasalarda faaliyet gösteren firmalar, piyasada kalabilmek için diğerlerinden farklılaşmalıdır. Bunun için daha ucuz ve daha iyi bir ürüne hatta yeni bir buluşa sahip olmalıdır. Dolayısıyla rekabetçi piyasalarda teşebbüslerin araştırma ve geliştirme (ar-ge) faaliyetlerinde bulunmaları gerekir. Bu nedenle, firmalar arasında rekabetin etkileri yalnızca “fiyat” ta değil, yatırım ve teknoloji alanında da görülmektedir.
Son olarak rekabetten beklenilen sosyal faydalara değinmekte yarar bulunmaktadır. Ekonomi, toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren ve sosyal alanda soyutlanması mümkün olmayan bir alandır. Dolayısıyla rekabete dayalı bir piyasa ekonomisinin kurulması amacına yönelik olarak öngörülen rekabet kurallarının, ekonomik amaçlarına ulaşması ile birlikte sosyal hayata doğrudan veya dolaylı olarak etki yapması kaçınılmaz bir sonuçtur. Başka bir anlatımla, rekabetin sosyal faydaları yukarıda değinilen iktisadi etkinliğin gerçekleşmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Rekabetçi piyasa, iktisadi etkinliği gerçekleştirerek, düşük maliyet, yüksek üretim miktarı, düşük fiyat karşısında refah etkisi yaratacak, aşırı kârı engelleyerek, tüketicilerin korunması sağlanacaktır.
Ancak unutulmamalıdır ki, rekabet hukukunun rekabeti koruyucu amaçlı tedbirlerinin ilk ve doğrudan etki doğurduğu kesim işletmelerdir. Bu nedenle kanunlarda daha çok işletmelerden bahsedilir, tüketiciden, ise söz edilmez. Buna karşın rekabet kanunlardan yararlanan en geniş kesim tüketicilerdir. Tüketici açıkça anılmasa bile rekabet kanunlarının gizli amaçlardan birisi ve belki de en önemlisi tüketicinin korunmasıdır.
Bu bağlamda, 4054 sayılı Kanun’un 1. maddesinin gerekçesinde, fiyatların düşüşü ve kalitesinin artışı ile toplumun tamamının, yani tüketicilerin korunması gibi sosyal bir faydanın sağlanacağı dolaylı bir biçimde kabul edilmiştir. Yine 5. maddede, rekabetin sınırlanmasına izin verilebilecek koşullar arasında “tüketicinin yararı” açıkça gösterilmiştir.
Rekabet Hukukunun Konusu, Gerekliliği, Amacı
Ekonomik birimler için nihai amaç, rekabette bulunmak veya tüketicileri tatmin etmek degil, salt kâr elde etmek ve piyasada hakim konuma gelmektir. Dolayısıyla amaç iktisadi menfaat temini olunca, ekonomik birimler daha basit olan yolu tercih edip, rakipleriyle anlaşarak veya mümkünse kendi başlarına rekabet sürecini yönlendirme veya ortadan kaldırma yolunu tercih etmektedir. Bu sayede hem rekabetin yaratacağı iktisadi belirsizlik ortadan kaldırılmakta, hem de daha az çaba ile aynı ve hatta daha fazla iktisadi menfaat temin edilebilmektedir.
Dolayısıyla rekabetin korunmadığı düzenlerde rekabette bulunmak, iktisadi birimlerin varlıklarını sürdürebilmesi için zorunlu bir davranış olmayıp, belki de sadece ahlaki açıdan uyulması gereken bir prensip niteliğindedir.
Bu itibarla, rekabetle ilgili hukuki düzenlemelerin bulunmadığı bir ekonomik düzende gerçek anlamda rekabetçi bir ortamın ve piyasa düzeninin varlığından söz edilemez.
Rekabet hukuku, hem rekabeti kısıtlayan firmalar arasındaki anlaşmalara hem de piyasa hakimiyetinin kötüye kullanılmasına karşı Devlet tarafından konulan kurallar bütünüdür. Rekabet kuralları, ekonomide fırsat eşitliğini ve etkin kaynak dağılımını sağlamayı, bu yolla da ulusal refahı en üst düzeye çıkarmayı hedeflemektedir. Kısacası, rekabet hukuku, ekonomi modeli olarak piyasa ekonomisinin ve dolayısıyla serbest rekabetin benimsendiği sistemlerde sağlıklı bir rekabet ortamının sağlanması ve bu ortamın korunabilmesi için gerekli olan düzenlemelerden oluşmaktadır.
Rekabet kurallarının muhatabı, iktisadi faaliyette bulunan ekonomik birimler olmakla birlikte, rekabet kuralları doğrudan doğruya bu birimleri korumak amacını taşımazlar. Rekabet hukukunun asli amacı, rekabetçi piyasa yapısının korumasıdır. Ekonomik birimlerin veya teşebbüslerin korunması ise ancak dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Bu itibarla, rkabet hukuku, piyasa ekonomisinin uygulandığı ekonomik sistemlerde, isletmelerin rekabet serbestisinin sınırlarını belirleyen, ekonominin ve serbest piyasa ekonomisi rejiminin “Anayasa” sı olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’de iktisadi düzen olarak serbest piyasa ekonomisi sistemi benimsenmiştir. Bu sistemin basarıyla işleyebilmesi için, piyasalarda rekabetçi bir yapının sağlanması gerekmektedir. Bu nedenle devlete etkin rekabeti gerçekleştiren piyasa yapılarını kurma görevi düşmektedir.
1982 tarihli Anayasa’nın 167. maddesi, “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır, piyasalarda gizli veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.” hükmünü koymuş bulunmaktadır. Anılan hükümle, piyasalarda fiilen oluşacak tekelleşme ya da kartelleşme ile birlikte, anlaşma sonucunu doğuracak tekelleşme ve kartelleşmenin de önlenmesi görevi devlete verilmiştir. Bu hüküm emredici mahiyettedir.
Anayasa’nın 167. maddesindeki hükmüne yakından bakıldığında, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun”dan farklı olarak, piyasa kavramının sadece mal ve hizmet piyasalarıyla sınırlandırılmadığı, tereddüde yer bırakmayacak şekilde “faktör” piyasalarının da açık bir şekilde ifade edildiği görülmektedir. Öte yandan yine 4054 sayılı Kanun’dan farklı olarak, hüküm kartelleşmeyi hedef aldığı kadar, tekel halini de zararlı kabul etmekte ve başlı başına tekel halinin de önlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu yönüyle 167. maddenin tekelle ilişkin düzenlemesinin, 4054 sayılı Kanun’dan daha katı bir anlayış ürünü olduğu ileri sürebilir. Zira, Rekabet Kanunu başlı başına tekel olgusunu değil, hakim durumun kötüye kullanılmasını yasaklamaktadır.
Dolayısıyla, Rekabet Kanunu, 167. maddeyi genişletmemiş gerisinde kalmıştır. Çünkü Anayasa’nın 167. maddesi tekelleşmeyi önlemeyi hedef alarak gösterdiği halde, 4054 sayılı Kanun’da tekel olmak yasaklanmamıştır. Bu itibarla, Devlet 13 Aralık 1994 tarihindeki çıkardığı kanunla anayasal zorunlulugu yerine getirmiş, ama söz konusu Kanun’un, Anayasa’nın 167. maddesinin gerisinde kalmasına engel olamamıştır.
Diğer yandan ulusal hukuk düzeni bakımından Devletin anayasal
yükümlülüğü ve ekonomi politikaları açısından da, uygulanmakta olan ekonomik rejimin gereği olan 4054 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi konusunda, yalnız bu yükümlülük ve gerekçeler rol oynamamıştır. Bunların yanısıra bu süreçte Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerinin etkisi de göz ardı edilmemelidir. Türkiye ile AT arasında Gümrük Birliği’nin
tamamlanmasına ilişkin 6 Mart 1995 tarih ve 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı da bunlardan biri olup, böylece uzun süre yürürlüğe konulmayan Rekabet Kanunu Tasarısı, TBMM’de daha hızlı ve öncelikle görüşülerek yasalaşması
sağlanmıştır.
Rekabet Hukukunun Genel Hukuk İçindeki Yeri
Bilindiği gibi Roma Hukuku’ndan beri hukuk, kamu hukuku ve özel hukuk olarak iki ana bölüme ayrılmaktadır. Devletin özel hukuk alanındaki sosyal mülahazalarla müdahale ettiği alanların genişlemesi sonucunda bu klasik ayrımın önemi kalmamıştır. Özel hukuk, kişilerin birbirleriyle ilişkilerini düzenler ve koruduğu menfaat doğrudan doğruya kişilerin menfaatidir. Kamu hukuku alanında devletin egemenliğinden kaynaklanan yetkileri kullanması ve bunun karşısında kişilerin haklarının neler olacağını düzenler. Kamu hukuku alanındaki kuralların büyük bir bölümü kamu düzeninin sağlanması amacına yöneliktir. Amacı kamu düzeninin sağlanması olduğu için yaptırımların önemli bir kısmı cezai niteliktedir.
Rekabet hukuku 20. yüzyılda bağımsız bir hukuk dalı olarak gelişmiştir. Rekabetin ticari hayatta öneminin bilimsel olarak kanıtlanmasından sonradır ki, rekabet hukuku bağımsız bir içerik kazanmıştır. Gerçekten de, rekabet hukukunun bağımsız bir konu ve amacı vardır. Rekabet hukuku kurallarının; amaçları, uygulanma biçimi ve emredicilik vasıfları yönünden kamu hukuku kurallarıyla benzer özellikler gösterdiğinden hiçbir şüphe yoktur.
Her şeyden önce rekabet hukuku, serbest rekabet düzenini korumayı hedeflenmekte ve genel olarak ekonomik ve sosyal amaçlarla getirilmiş kurallardan oluşmaktadır. Rekabet kanunlarıyla korunan menfaat bireysel menfaat değil, kamu menfaatidir. Bu açıdan rekabet hukuku kamu hukukuna daha yakın bir hukuk disiplini olmakla birlikte bu hukukun irdelenmesi gerekir.
Kamu hukuk yaptırımları öncelikle işin cezai yönlerini çağrıştırır. Rekabet hukuku klasik ceza hukuku anlamında olmasa bile, ceza benzeri yaptırımlar içeren bir hukuk dalıdır. Hatta Amerikan antitröst sisteminde olduğu gibi, belirli sistemlerde ceza hukukunun bir parçası olarak düzenlenmiştir.
Rekabet hukuku kuralları niteliği gereği emredici karakter taşımaktadır. Rekabet hukukunun bu yönü kamu hukukuna benzer nitelik gösterir. Ayrıca kamu hukuku kurallarında bulunan, kendiliğinden uygulanabilme ve etkin hukuki yaptırımlara tabi kılma özelliği, rekabet hukuku kurallarında belirgin bir nitelik olarak göze çarpmaktadır. Hatta rekabet hukukunu kamu hukukuna yaklaştıran en önemli özelliğinin, rekabet hukuku kurallarının uygulanmasını sağlamak amacıyla öngörülen etkin idari mekanizmalar olduğu söylenebilir. Zira rekabet hukuku mevzuatlarının pek çoğunda, maddi nitelikli rekabet kurallarının etkin ve amaca uygun biçimde uygulanabilmesini sağlamak amacıyla usuli, idari kurallar ve bağımsız idari örgütlenmelerin kurulması hakkında düzenlemeler yer almaktadır. Nitekim RKHK hükümleri incelendiğinde Rekabet Kurumu’nun idari örgütlenmesi, işleyişi, yetki ve görevlerine ilişkin hükümlerin önemli yer tuttuğu görülecektir.
Rekabet hukukunun bir kamu hukuku dalı olduğunda şüphe bulunmadığını vurgulamak gerekir. Çünkü Rekabet Kurulu soruşturma yapmakta, ceza kesmekte ve diğer yaptırımları uygulamakta oldugundan, kamu hukukunun bir dalıdır. Ancak inceleme alanı, yani “laboratuarı, ham maddesi” özel hukuk ilişkisidir. Çünkü, piyasanın işlemesi için gerekli işlemler, özel hukuk işlemleridir. Böylece Kurul özel hukuk işlemlerinin yasaya aykırılığını araştır.
Rekabet Kanunu’ndan Önceki Hukuki Durum
RKHK’nun kabul edilmesinden önce, Türk hukukunda serbest rekabet düzeninin korunması hususunda yasal boşluk bulunmaktadır. Siyasal iktidarlar tarafından bu boşluğun fark edilmesi ise, 1970’li yıllara kadar varmaktadır. Bu çalışmalardaki ortak özellik, piyasa ekonomisi anlamında rekabet düzeninin korunmasının hedeflenmemiş olması ve tasarıların başlı başına rekabeti koruyucu kurallardan oluşmamasıdır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Türk hukukunda RKHK’nun kabul edilmesinden önce de iktisadi rekabeti koruyan ve hatta rekabet hukuku anlamında rekabeti sınırlayıcı uygulamalara karşı tatbik edilebilmesi mümkün olan çeşitli hükümler bulunmaktadır. Fakat çeşitli kanunlarda dağınık vaziyette olan bu hükümler doğrudan serbest rekabet düzeninin korunması amacını taşımadıkları gibi, rekabetin sınırlayıcı davranışların engellenmesi hususunda oldukça sınırlı uygulanabilme kabiliyetine haizdir.
Gerçekten yürürlükteki hukuk düzenimiz içinde, rekabeti sınırlayıcı uygulamalara karşı genel olarak TTK’nun 56-65 maddelerinde düzenlenen haksız rekabet hükümlerinden, Medeni ve Borçlar Kanunu hükümleri, ile Ceza Kanunu’ndaki bazı hükümlerden yararlanabilmek mümkün olsa bile, söz konusu rekabet sınırlamaları ile mücadelede yeterli olmayacağı açıktır.
TTK’nun 56. ve devamındaki maddelerinde haksız rekabet hükümleri düzenlenmiştir. Rekabet hukuku ve haksız rekabet hükümleri ticari hayattaki faaliyetleri düzenlemekle beraber amaç bakımından birbirinden ayrılırlar. Haksız rekabet hükümleri, ticari hayatta faaliyet gösteren tacirlerin hangi davranışlarının rekabet hakkının kötüye kullanma oluşturacağını göstererek, rekabet hakkının sınırlarını belirler. Aldatıcı ve hüsnüniyet kaidelerine aykırı davranarak, rekabet hakkının kötüye kullanılması şeklinde tanımlanabilen haksız rekabetin temelini, rekabet hakkının sınırlarının aşılarak, rakiplere zarar vermek görüşü oluşturur.
Rekabet hukuku ile haksız rekabet kuralları arasında esaslı fark, her iki düzenlemeye temel teşkil eden farklı ekonomik görüşlerden kaynaklanmaktadır. Rekabet hukuku, piyasada faaliyet gösteren teşebbüsleri rekabete teşvik ederken, hatta rekabet etmeye zorlarken, haksız rekabet kuralları böyle bir amaç taşımamakta, sadece teşebbüslerin, rekabet etmeleri halinde, bunun ne şekilde gerçekleştirileceğini düzenlemektedir.
Başka bir anlatımla, 4054 sayılı Kanun ile TTK’daki düzenleme arasındaki fark, kuralların yöneldiği menfaatler açısındandır. Rekabet hukuku kuralları ile teşebbüslerin menfaati değil, sosyo-ekonomik amaçların gerçekleştirilmesi yoluyla kamu menfaatlerinin korunması amaçlanır. Rekabet hukuku kuralları çerçevesinde teşebbüs ve kişilerin menfaati ancak ikinci planda kalır. Haksız rekabet kurallarında ise kazanmak istenen temel menfaat, kamu menfaati değil, bireysel menfaattir. Haksız rekabet kurallarının amacı, rekabet hakkının suistimal edilmesi sonucu ortaya çıkan durumun giderilmesi ve menfaati zedelenen rakip teşebbüsün zararının karşılanmasıdır.
Tüm bu belirtilen hususlara rağmen, haksız rekabet ile rekabet düzenlemeleri arasında kuskusuz ortak yönler de bulunmaktadır. Haksız rekabet ve rekabet sınırlamaları birbirini tamamlayan, iktisadi hayatın rekabet boyutunu konu edinen “rekabet hukuku”nun iki ayağını teşkil eder. Bu doğrultuda haksız rekabet hakkındaki kanunların rekabet hukukunun ilk gelişme safhasını, rekabeti kısıtlayan uygulamalara karşı kanunların ise ikinci gelişme safhasını oluşturduğu söylenebilir.
Örneğin hem haksız rekabette hem de rekabet sınırlamalarında esas olan temel hedef ticari muamelelerde doğruluğun ve namusluğun hakim kılınmasıdır. Yine her iki halde de; daha kaliteli, daha ucuz mal ve hizmet üretilmesi, ekonomik veya teknik gelişmelerin teşvik edilmesi önemli bir dürtüdür. Tüketicilerin korunması, hem haksız rekabette hem de rekabet sınırlamalarında fevkalade önemli bir haldir.
Kişileri korumaya yönelik bir diğer rekabet düzenlemesi rekabet yasağıdır. Rekabet yasağı kavramı TTK’nun şirketler hukukuna ilişkin bölümleri ile Borçlar Kanunu’nda karşımıza çıkar. Borçlar Kanunu’nun 444. maddesi, işverenin müşterilerini tanımayı veya sırlarını öğrenmeyi sağlayan bir hizmet akdinin bitiminden sonra, isçinin işverenle kendi adına rekabet edecek bir iş yapmasını veya rakip bir müessesede çalışmasını yahut böyle bir müessese ile ortak sıfatıyla veya başka bir sıfatla ilgili olmamasını hizmet akdi taraflarının kararlaştırabileceğini ifade etmektedir.
Rekabet etmeme borcu, işçinin hizmet ve sadakat gibi diğer borçlarının aksine, tarafların ancak kararlaştırmış olmaları halinde ortaya çıkar. Söz konusu maddenin bir diğer özelliği rekabet etmeme borcunun hizmet akdinin bitiminden sonraki süre içerisinde yerine getirilecek olmasıdır. Dolayısıyla, rekabet yasağı sözleşme ilişkisi nedeniyle bulunduğu hukuki durumun ortaya çıkardığı sadakat borcunun, bu sözleşme ilişkisinin diğer tarafa olan kişilerle rekabet etmek suretiyle ihlal edilmesini önleyici nitelikte bir yükümlülük olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan rekabet hukukunun amacı ile çatışır. Çünkü rekabet hukukunun amacı, rekabeti öngörürken rekabet yasağı tam tersine rekabet etmeyi yasaklamaktadır. *YUKARIDA YER ALAN YAZI VE GÖRÜŞLER REKABET KURUMU TARAFINDAN YAYIMLANAN “REKABET KURULU KARARLARININ HUKUKİ NİTELİĞİ VE YARGISAL DENETİMİ” ADLI ESERDEN ALINMIŞTIR.


